CUMA VE İSLAM/YENİDEN KURAN İSLAMI

2015-09-17 14:11:00

 

CUMA VE İSLAM

 

İlk Müslümanların fitneden ve zulümden kaçıp Hristiyan Adil Kral Necaşi’nin ülkesine sığındığını unutturuyorsunuz; unutturun, Müslümanların Medine’ye hicret ettiğinde Medine’nin üçte birinin Yahudi olduğunu unutuyorsunuz; gizleyin, Hira/Nur Dağından inen Peygamberin sav müşrikler topluluğuna ve onların arasına indiğini biliyorsunuz ama kavrayamamışsınız; başkalarının da algılamasını engelleyin….

Gazze’den ve Rabia’dan rant devşirenleri göremiyorsunuz; sıfat görmez olanların peşinde sadece beşere bakanlar gerçeği göremezler; ahireti ve akibeti göremezler; kendinizi ve herkesi aldatın; maun suresini, tebbeti okumayın; atlayın... Korkun, titreyin cehennem gerçekten korkunçtur; haklısınız sizin pisliklerinizi bu derece yüksek ateş temizleyebilir, korkutun, korkuyla hizaya getirin; diz çöktürün; size biat etmeyenlere zulmedin, hatta öldürün; ama unutmayın Allah’a biat eden; O’nun rızasına talip olan hiçbir şeyden korkmaz; bunu da unutmayın… Müminlerin mallarına, canlarına, ırz ve namuslarına saldırın; bütün günahları işleyin; herkesin günahını yüklenin; siz çooook güçlüsünüz; ya da öyle sanıyorsunuz ama mikroskopta bile göremediğiniz bir virüs tarafından gebertilin…

Müslümanları yıkan istibdat, cehalet, naçarlıktır; bunlara karşı mücadele edenlere, iyiliği emredip, kötülükten menedenlere, güzel ahlakı ve adaleti temsil edenlere düşman olun; sonra da Müslüman olun; ne güzel değil mi? Süfyanlar, deccallar de böyle olur zaten. Eee mümin münafık yan yana durmaz; ayrılmaları gerekir; ayrılın; sizinle ahirette de beşerde de kardeşliğimiz bitmiştir; bir daha da ortak hukukumuz olmayacak; herkesin dini kendine derim. Vesselam; bu da size değil iman edenleredir.

CUMA VE İSLAM

ÖN SÖZ

Yüce yaratıcı Allah hiç ihtiyacı yokken rahmetinden, ezeli ve ebedi olan varlığından; kudreti sonsuz büyüklüğünden varlık âleminde bilinmeyi dilemiş ve beşeri; hiçliği, yokluğu, eşyayı veya cisimler âlemini ve daha başka başka âlemleri yaratmış; onlara istidatlar bahşetmiş ve bir düzen, nizam ve bir intizam vermiş. Sonra âlemde yarattığı kâinatın özünden usaresinden dünyayı; onun özünden usaresinden de şuur, akıl, idrak ve vicdan sahibi bir varlık; varlıkların en üstünü insanı yaratmıştır ve insan da kendisine yeryüzünde halife; temsilci yapmıştır. İnsanı kâinatın orta yerine koymuş ve tüm varlıkları da onun hizmetine vermiştir.

Allah, bu yarattığı sanatını ve sıfatlarının sanatındaki yansımalarını seyrederken insanın neleri yapabileceğini, nasıl tercihler bulunacağını görmek ve ona göre yeniden bir derecelendirerek razı geldiklerine kendi sıfatlarının tecellileri olan cennetini ve şahsının sıfatlarının bütün güzelliklerini ve bu âlemde gösterdiklerinin, verdiklerinin asıllarını da bütün güzellikleri ile göstermeyi ve vermeyi vadetmiştir. Bunun için isminin, sıfatlarının anılması kendisine muhabbet edilmesi gibi cüzi bir ücret istemiştir. Hoş Allah’ın bunların hiç birisine ihtiyacı da yoktur.

TAKDİM

 Cuma, kelime manası ve ibadet olarak yüzlerce kitapta âlimlerce bütün detayları ile anlatılmış olabilir. Bir başka bakış açısı ile cumaya insani, İslami ve içtimai değerler açısından çok önemli sosyal bir sistem olarak bakarsak; şöyle bir sonuca varabiliriz. Cuma, İslam’ın özetidir. Ve çoğunluk Müslüman halk tarafından Cuma’nın nasıl anlaşılması; nasıl yaşanması gerekir noktasında araştırırken ve bunu da kendimize ders olsun diye anlamaya çalışırken bizimle birlikte bu yönde gayreti olanlarla paylaşma gayesi ile bu duygu ve düşünceleri kaleme almaya niyetlendik ve anlayabildiğimiz kadarını da buraya aktarmaya gayret ettik. Niyetimiz Allah Rızasıdır; hayırlara vesile olmasını Cenabı Allah’ın yüce iradesinden dileriz.

Hamd ve şükür gökleri, yeri, bu ikisi arasındakileri ve aydınlığı ve karanlığı var eden Allah’a mahsustur. Hiçlik de dahilher şey O’ndandır; her şey O’nundur; O’ndan başkası da bunlarda tasarruf edemez. İnsanların cüzi iradeleri de O’ndandır. Madem bizim saydıklarımız ve bizim sandıklarımız da O’ndandır; bir çok alimin de belirttiği gibi “ Allah’ın rızasından başka neye satılırsak satılmış olalım, ucuz gitmişizdir” diyebiliriz.

Kâinat tıpkı DNA sarmalı gibi helezonlar çizerek felek çemberi misali zaman süzgecinden geçmektedir. Her dönüş onlarca yüzlerce iç içe hareketin bileşkesi olarak başka zaman ve başka mekânlarda salınımlarla tekrarlanmaktadır ve bir daha asla aynı yere gelmeden benzeri konumları tazelemektedir. Mikro düzeydeki birimler ile makro düzeydeki birimler başka kanunlara bağlı gözükseler ve hatta öyle olsalar da benzeri yapıları taşımaktadırlar. Her boyutta bir kâinat saklıdır ve hepsinin özeti insanda kaimdir. Kâinatın ortasındaki insandır.

GİRİŞ

Varlık âlemine çıkarıldığımız yani yaratıldığımız ve varlığımızın şuuruna erdiğimiz andan beri devam eden bir sorgulama ve yol ayrımlarında dolaşmaktayız. Başlangıç noktası veya noktamız, istikamet ve varacağımız hedef veya yer ne, nerede, nasıl? Ne zaman, hangi vasıtalarla bir yol bulacağız bulacağımız yol doğru olacak mı; vardığımız yerde ne ve nelerle karşılaşacağız?

Başlangıcı olan her varlığın, olay veya işin bir sonu veya bir sonucu da elbette olacaktır. Yüzlerce soru ve sorunlar olsa da zamanın akışı içerisinde bir yön ve istikamet üzere olan her şey için bir son, sonuç; varış yeri, hedef, belki sonsuzluk; zamansızlık! Bir İslam âlimi “terkip olan terk eder; dağılır, ölür, değişir” diye bir tespitte bulunmuş ve bu tespit canlı cansız tüm varlıkların tartışılmaz tek ve ana gerçeğidir, engellenemez; durdurulamaz bir son ya da sonuçtur.

Pozitif bilimin savunucuları da kendi kuramları ve disiplinlerinde bu dağılmayı kabul etmişler ve adına “ Entropi “ minimum enerji ya da enerjisizliğe eğilim; gidiş! Demişlerdir. Mesela beş yüz milyon yıl yaşasa bile güneş de bir gün sönecektir; ölecektir; sonrasında hayat kalabilecek midir? Ölüm sonuçtur ama gerçekten bir son mudur ya da başka boyutta devam eden bir durum olabilir mi? Başka boyutlar başka zamanlar ya da bir başka hayat, hayatlar var mıdır?

Olan biteni algılayıp anlayabilmemiz, kavrayabilmemiz için Önce kendimizi ve içinde bulunduğumuz âlemi algılamalıyız; tanımalıyız, anlamalıyız, anlamlandırmalıyız ve tanımlamalıyız! Sonra olacakları kestirmeye çalışabiliriz.  Ama nasıl? Bir fısıltı, bir işaret, bir nasihat, bir öğüt; bir yol, bir dayanak; bir kıyas noktası bulmamız gerekmiyor mu? Mademki kâinatta ne varsa bir görecelilik mantığı ile tanımlanmaktadır. Ya da iki farklı durum, iki farklı nokta, iki farklı zaman tanımlamalıyız ki kıyas yapabilelim. Öyle ya da böyle bize bir başlangıç noktası gerekmektedir. Belki de; hatta; kesinlikle bu bir vahiydir; başka ne olabilir ki? Diğer dayanma noktaları, üzerine bina edeceğimiz kurgulamayı, sonsuzluğu ki ruhumuz onu istemektedir; taşıyabilir mi?

Akıl, duyular, duygular, gözlem, muhakeme, muhasebe; ihtiyaçlar, istekler, beklentiler, talepler; sürdürülebilir bir hayat ve devamlılığın sağlanması; sorular, sorunlar çözdükçe artan ve zorlaşan problemler! Bir yerlerden başlamak gerekmektedir; bir başlangıç noktası bulmak belirlemek zorundayız belki de. Başlangıç neresi, doğum, ana rahmine düşme veya daha öncesi; ilk insan… Ya da kâinatın yaratılması; ilk madde her neyse…

Var olanı bir var eden; bir esere bir sanatçı, varlığı ve sebepleri de var eden, ve sahibi olan ve hâkimi olan bir dayanak, bir üst irade, bir akıl, bir vicdan; bir dileyen, bir isteyen; bir külli varlık vardır.Bir çölde, bir ormanda bulduğunuz bir oyuncak için bile kendi kendine olmuş; kendi kendine buraya gelmiş diyebilir miyiz?, diyemeyiz, diyemezsiniz, akıl vicdan işi değil; bir fail vardır; öyleyse Var Eden vardır.Varlığın ve yokluğun Yaratıcısı, Sahibi ve Hâkimidir; ve O Tanrıdır; ve O, Allah’tır

İnanç fertlerle ilgili; Allah ile kul arasında olsa bile İslam cemiyet, cemaat, uzlaşma, dayanışma, işbölümü, işbirliği, yardımlaşma ve bir selamet dinidir. Cuma da tam bu değerlerin bütününü kapsayan, temsil olarak anlatan ve sosyal hayata yerleştiren bir ibadettir; insanı ayakta ve istikamet üzere tutan içtimai hayat için bir başlangıçtır.

 

1.      İMAN

Var olanı bir var eden; bir esere bir sanatçı, varlığı ve sebepleri de var eden, sahibi olan ve hâkimi olan bir dayanak, bir üst irade, akıl, bir külli varlık vardır demiştik. Bir çölde, bir ormanda bulduğunuz bir oyuncak bile kendi kendine olmuş denemez, diyemezsiniz, ancak bir çocuk buradan geçmiş atmış ya da düşürmüş dersiniz; aksi akıl vicdan işi değil öyleyse var eden vardır. Varlığın ve yokluğun da Yaratıcısı, Sahibi ve Hâkimidir.

İman ise insanda iki şekilde bulunabilir: Bir taklidi iman olabilir ki atadan gelme, atadan görme, alışılagelmiş; gelenek görenek gibi temelsiz ki kalbe inmemiş, aklı ikna etmemiştir. En küçük tereddütler; esintiler bile böyle bir itikadı; imanı sarsmaya, yıkmaya; yerle bir etmeye yeter. Günümüzdeki İslam âleminin sorunlarının büyük bir kısmı da işte bu taklidi iman yüzünden istemediğimiz şekillerde tezahür etmektedir.

Hal bu ki gerçek iman tahkiki imandır; sorgulayıcı, açıklayıcı, ikna edici ve ilimle desteklenen akıl ve vicdanca kabul gören kalbe işleyen bir iman olmalıdır ki değil küçük esintiler fırtınalar bile o imanı söküp atamasın, saptıramasın, istikametini değiştiremesin. Böyle bir iman ise ancak bilgi ile, akıl ile, vicdan ile ve bunların bir araya gelmesi ile kalbe yerleşebilir.

1.1.            Yaradan ve Yaratılan

Madem varlığı var eden, şekillendiren, üzerinde tasarruf eden biri var; elbet eserini başıboş bırakmaz, çere çöpe de atmaz. Öyleyse eserine belki kul tabiri ile gözü gibi bakar; korur, hıfzeder. Ancak yine kul tabiri ile eser, bozulur, kırılır, asi olur, işe yaramaz olur belki o zaman atar; o zaman da atmasa tamir eder, düzeltir, saklar…

Yüce Yaratıcı belki eseriyle iletişim kurar, kendiyle iletişim kurabilecek yetenekler, özellikler verir; vermiştir de kendisi ile iletişim kurmasını ister; bunu sağlar; belki muhabbet eder, merhamet eder de muhabbet bekler, ne dersiniz? Belki de sizin istek ve ihtiyaçlarınızı dua kabul eder ve size verir, gönderir, size lazım olanları size istetir, size yaptırır; kendi rızkınıza sizi vesile eder.

Sizi istetmeden var eden; şimdiye kadar verdiklerini ve karşılıksız veren, üstelik hiçbir ücret de istemeyen; zaten hiçbir şeye ihtiyacı da olmayan, her şeyi peşin veren Yüce Yaratıcı hiç ihtiyacı yokken eserinin güzelliklerini, özelliklerini, inceliklerini seyretmek ister ki daha da muhabbet etsin, merhametini artırsın. Eserini kendine ayna yapmak orada kendi sıfatlarını görmektir belki muradı.

1.2.       Yaradan Ve Yaratılan İletişim Ve İlişkileri

Yaradan, yarattıklarını başıboş bırakmamıştır; eseriyle iletişim kurar, kendiyle iletişim kurabilecek yetenekler, özellikler verir; vermiştir de kendisi ile iletişim kurmasını sağlar; ister, bekler; böylecemuhabbet eder, merhamet eder de muhabbet bekler, ne dersiniz?

Allah varlığı var ederek, ihtiyaçlarını vererek, varlığa düzen ve intizam vererek; tasarrufunu devam ettirerek eseri ile zaten iletişim halindedir.İş o ki varlık, yaratılan Yaratıcısını nasıl bilecek, nasıl iletişime geçecek, nasıl muhabbet edecek, nasıl teşekkür edeceğinin bilinmemesidir.

İşte tam da burada Yaratıcı eserini yine yalnız bırakmaz, kendisiyle nasıl ve ne şekilde iletişim kuracağı ve kurması gerektiği noktada kısmi/cüzi irade verir, vicdan verir, akıl verir, ilim verir, şuur verir; izninden asla çıkmayan ve çıkamayan meleklerini ve yine insanlar içinden seçtiği temiz ve emin kullarını aracı eder. İşte insana verdiği o akıl şuur ve irade ile yaratıcısına yönelsin, O’nu bilsin, O’nu bulsun, daha fazlasını istesin; zaten istemeden verdikleri vermeyi vadettiklerini, numunelerini gösterdiklerinin asıllarını da istesin, bilsin, bulsun… Cennetine girsin yeni lezzetler tatsın, bilsin, şükrüne şükür katsın hatta o da Yaratıcısını seyretsin.

Allah kullarının içinden yani kendilerinden peygamberler göndermiştir ki dilleri ve halleri bir olsun da Allah’ın emir ve yasaklarını anlatsınlar; muhatapları da anlayabilsinler.Peygamberlerine de melekleri aracılığı ile vahiy kitapları vermiş; göndermiş ellerinde bir dayanak ve kalıcı bir kanıt bulunsun. Peygamberler de bu kitapta olanları kavimlerine ve dolayısı ile tüm insanlık âlemine anlatmışlar, açıklamışlar ve bizatihi yaşayarak temsil şeklinde örnekleri ile de göstermişlerdir. Bazı elçilerine ayrıca kitap verilmemiş onlar da kendisinden önce bir peygambere indirilen kitaba tabi olmuşlar; bu kitaplarda açıklanan naslara göre nasihat etmişler; amel etmişlerdir.

Son Peygamber Hz Muhammed

Allah, İslam’ın peygamberi son peygamber Hz Muhammed’i kendisinden önce gönderilenleri de tasdikleyici olarak tüm insanlık âlemine; belki cinler de da dâhil başka âlemlere de göndererek peygamberlik mesleğini sona erdirmiştir. Son semavi kitap Kuran ile kullar için en doğru bir din olan İslam’ı seçmiş; onu kendi nezdinde tamama erdirmiş ve vahi kapısını da kapatmıştır. Burada Kuran’ın korumasını ve korunmasını da taahhüt etmiştir. Burada hemen akla sonra ne olacak gelmektedir. Burada ilahi mesajların tamamlanarak sonlanması belki zamanın da sonuna yaklaştığımızı göstermektedir. Zaten peygamberimiz de bazı hadisi şeriflerinde bu durama işaret etmiş asr zamanı ve ahir zamandan söz etmiştir.

Kâinatta bulunan yaş kuru; büyük küçük her şeyin her zaman ve her zeminde Kuran’da var olduğu yine ayetlerde belirtilmiştir. Öyleyse Kuran’ı okuyup anlama gayreti göstererek bulmak istediklerimizi bulacağız; anlamak istediklerimizi anlayacağız; bu şekilde istikametimizi düzeltecek doğru yolu bulacağız. Peygamberlik de sona erdiğine göre anlamadığımız noktalarda ise ilmini Kuran’dan ve hikmetten alan bir âlimin ardına düşeceğiz; ilmine, ferasetine, vicdanına yapışacağız. Bu duruma işareten her yüz yılda bir açıklayıcı âlim gelecek denmiş. İş ki o doğruları söyleyen, beşeri güzellik ve zenginliklerin etkilemediği; kötülükten men eden, iyiliği ve doğruluğu tavsiye/nasihat eden âlimi bulmaktır.

Yine bazı âlimlerin bildirdiğine göre Allah kullarını boş bırakmamıştır. Âlimler, evliyalar; onlara verdikleri kerametler gibi her kuluna da verdiği ilhamlarla; tevafuklarla başıboş bırakmadığını göstermektedir. O gözle bakanlar; vicdan gözüyle bakanlar bunları kendi hayatların da da görebilirler; gözlemleyebilirler.

Hocaların hocası Hoca Ahmet Yesevi’nin Hocası Şeyh Aslan Baba müritlerinin başka mürşitlerin keramet gösterdiğini; kendisinin ise keramet göstermemesi nedeniyle yaptıkları sitemlere karşılık olarak:  “Dağ başlarında ıssız; insansız, hayvansız yerlerde;  inzivada günahsız yaşamak kolaydır. Asıl kerametin ise halkın içinde bulunup çarşıda pazarda iş işleyip ticaret yapıp, insanlara faydalı olmak; salih amel işlemek; tartıda, ölçüde hile yapmamak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır” demiştir.

Ahirete inanan beşere aldanmaz, kadere inananın sabrı sonsuzdur. Bu dünya ve bu dünyadaki ömür ahiret hayatının yanında o kadar kısadır ki adeta hiç hükmündedir. Bu âlemdeki bütün canlıların ömrünü toplasan ahiret hayatındaki bir insanın ömre kadar etmez! Hem yine âlimler, evliyalar söylemiş bu dünya meşakkat dünyası, imtihan dünyası; ücret yeri değil; bazı karşılıklar burada olsa ve verilse bile bütün hesapların sıfırlandığı; israf sız her şeyin sahibine; müsebbibine döneceği yer ahirettir.

Genetik kodlarımız, varlık âlemine çıkışımız, akıl, idrak irade ve şuurumuz bize isteğimiz ve irademiz dışı verildi; ücreti de alınmadıysa; ölümümüz, bu dünyadan ayrılışımız da sorulmayacak ise bir üst iradenin bizim için yazıp çizdiği programa inanmamız gerekmektedir.  Ancak cüzi iradeyi yok saymadan; her şeyin Allah’ın iznine bağlı olduğunu hatırlayarak! Rızayı aramak gerekir. Zira cüzi iradeyi yok sayar isek imtihan sırrı da ortadan kalkacaktır. O zaman da iyi, kötü, doğru, yanlış ayrımı nasıl yapılacak, bu olmaz ise de adalet nasıl sağlanacak. Adaletsizlik ise Adili Mutlak’ın varlığına ters; mümkün olmayacak bir durumdur.

Allah kuluna kitaplar, peygamberler gönderdi; yol gösterdi, nasihat etti; rızasına yönelmesin istedi. Peygamberlerin sonuncusu bizim de peygamberimiz olan Hz Muhammed sav; kitapların sonuncusu ve cemi de Kur’an’ı Kerimdir. Hepsi yüce Yaratıcıdan; yani aynı kaynaktandır. Birisi bir disket, biri bir CD, Kuran ise hepsini kapsayan, kuşatan bir hard disktir.

Kuran nurdur, ışıktır, aydınlıktır; aydınlatıcıdır; her zaman ve mekâna hitabı sonsuzdur; bildiğimiz ışığın tayfı gibi yedi, belki yetmiş yedi rengi vardır ki ara renkleri ile birlikte binlerce rengi; manası vardır. Kuran’ın da bütün ayetleri kabulümüzdür; makbulümüzdür. Kuran’ın sureleri, ayetleri, harfleri adedince Allah bizlere rahmet versin diye dua edelim.

Kur’an’ın özü özeti sayılan ayetlerin veya surelerin de varlığı kabul edilmektedir. Bunların başında Fatiha, İhlas, Asr, Yasin sureleri, ayet-el Kürsi ayeti, gelmektedir. Her biri birer parlak yıldızlar gibi olan ayetlerin ve surelerin belki en parlak olanları da vardır. Bu surelerin ve ayetlerin bazılarının meallerinin kitabın sonunda ek olarak verilmesinde yarar olacağı düşünmekteyiz.

1.3.       Bütün Ve Parçalar; Kendini Bilme; Yaratıcıyı Bulma

Bir tek O vardı. Başka hiçbir şey yoktu; madde, cisimler, hiçlik, aydınlık, karanlık diye de bir şey de yoktu. Öyle ise önce hiçliği, yokluğu yarattı, var etti, düzene ve yerli yerine koydu. Sonra tasavvuru ile iradesi ile “ol dedi” tüm diledikleri; karanlıklar, aydınlıklar, madde alemi, canlı, cansız ve hatta bilmediğimiz nice alemleri yarattı. Olmasını istedikleri “O’nun ol emri ile hemen ve kolaycacık oluverdi. Yaptıklarına, yarattıklarına sıfatlar verdi, özellikler, güzellikler verdi; belki de kendi sıfatlarından ve güzelliklerinden kattı; mertebe mertebe yarattı.

Yokluk, varlık, karanlık, aydınlık; bilmediğimiz ve cüzi irademizle asla bilemeyeceğimiz âlemler canlılar, cansızlar, çeşit çeşit nebatat, çeşit çeşit hayvanat, insanlar yaratıldılar. Ve insanlar da belki mertebe mertebe yaratıldılar. Sonra da istidatlarına göre cüzi iradeleri ve Yaratıcının lütfu ile mertebelerini geliştirdiler ve değiştirdiler; kimileri arşı alaya yükselirken kimileri de aşağıların aşağısına düştü de düşe düşe Esfele Safiline uygun! hale geldi. Ya da ancak cehennem ateşi ile temizlenecek kadar kirlendi…

1.4.            İslam’ın Avam Halk Tarafından Anlaşılması

İslam, selamet, selamet için de teslimiyet; teslimiyet için de samimiyet; samimiyet için de rahmeti/merhameti sonsuz bir yüce iradeye inanmak, iman etmedir; O’nun rızasını gözetmedir. Allah, insana bu yolu bulması ve kaybolmaması için akıl vermiş, vicdan vermiş; şuur vermiş, peygamberler, kitaplar göndermiş; bu şekilde rızasını ve ölçüleri; ahiretin varlığını; ölçülerin bilinip uygulanması halinde ahiretteki kazanacağımız nimetleri ve mertebeleri de yine insanlara bildirmiştir.

Bizim de Müslümanlar olarak peygamberimiz Hz Muhammed sav kitabımız da Kuran’dır.Ta başından beri tüm peygamberlerin ve Kitapların doğrulayıcısıdır; tamam olmuş; kapsayıcı, tüm insanlara hitabeden bir dindir. Öyleyse ta başından ilk peygamber olan insanlığın ortak atası Âdem’den beri Allah’ın dini İslam’dır. İnsanlar için beşeri manada fertlerin ahlakı, toplumların adalet, irade sahiplerinin merhameti, âlimlerin nasihati, abidlerin ibadeti İslam’ın yolunu gösterir.

1.4.1.      Kuran ve Sünnet

Müslüman Allah’a, gönderilen tüm peygamberlere, tüm vahiy kitaplarına; kitapların bildirdiklerine ve ahirete iman eder; bu aracı ve elçiler tarafından bildirilenlere de iman eder, bildiği gibi uyar, uygular bunlarla amel eder. Tüm peygamberler ve vahiy kitapların zamanın icaplarına, toplumların ve fertlerin ihtiyaçlarına göre doğru ve yanlışı, meşru ve gayri meşruyu; rızaya uygun olanı ve olmayanı bildirmiştir; bildirmektedir.

Semavi kitaplar Bir sonraki gelen bir öncekinin doğrulayıcısı, açılımı ve tamamlayıcısı olarak gönderilmiştir.Ancak bazı vahiy kitapları günümüze ulaşmamış, bazılarına da beşer eli değmiştir. Kuran ise hepsinin tamamlayıcısı olarak gönderilmiş ve değişmeden ve değiştirilmeden korunmuştur. Allah da Kuran’la dinini, kullarına hitabını tamamlamıştır.

İnsanlık için semavi kitaplardan sonra ikinci kaynak peygamberlerin amelleri, hareketleri ve nasihatleridir. Bütün peygamberlerin hayatları ve hayat tarzları insanlık için bir örnek, bir temsil ve insanlığın hayat sınırlarını gösteren bir şablon gibidir. Peygamberlerin ortak sıfatlarından olan eminlik, günahsızdık, sonsuz denecek sabır ve tevekkülleri beşerin üzerindedir. Ayrıca Allah onlara zor zamanlarında mucizeler vererek desteklemiştir. Bu da belki insanlığın gelişmişlik sınırlarının en son ve dış halkalarını göstermektedir. Bu nedenle semavi kitaplardan anlayamadıklarımız peygamberlerin hayatlarına ve nasihatlerine bakarak anlamaya çalışırız.

 

1.4.2.      Yedi Renkten Sonsuzluğa

Semavi kitaplar birer şifreli yazılım, birer medya iletişim aracı, kesin ve keskinlik içeren birer nasihat, yapılması ve yapılmaması gerekenleri bildiren; emir ve yasakları insanlara ileten, uyarıcı ve Salih amellerin ve ibadetlerin mükâfatı için birer müjdeleyicidir. Kuran zaman ve mekândan münezzeh ve korunmuş olduğu için hem tüm vahiy kitaplarının bildirdiklerini tasdik edici, kapsayıcı olması nedeniyle; ilahi bir hitap olması nedeniyle ifade ve manalar konusunda zahiri manaların ötesinde birden fazla ve hem açık; zahiri, hem kapalı anlamlar içermektedir.

Alimlerin bildirdiğine göre Kuran’ın zahiri manaları yanında işarı, mecazi, cifiri,  vb. manaları da vardır. Kuran, İnsanların hem de toplumların istidadına göre işlev görür ve nasihat ve uyarılarını yapar. Kuran’ın bütün manalarını açıp anlayabilseydik tıpkı beyaz ışığın prizma tayfı gibi 7 kat, hatta 77 kat belki 777 kat… rengi ve bilmediğimiz belki de bilemeyeceğimiz daha nice sonsuz tayfı, manası; anlamları vardır. Kuranın tamamen açılıp, açıklanmasına insanların kapasitesi yetmez. Bu bile O’nun semavi bir kaynaktan olan ilahi bir kitap olduğunun delilidir.

 

1.4.3.      İçtimai Hayat ve Mezhepler

Kuranın çok ve derin manaları olması, insanların istidadına göre anlam çıkarmaları uygulama ve içtihatların da farklı farklı olmasına neden olmaktadır. Bu da aynı kaynaktan olmasına rağmen uygulama farklılıklar ortaya çıkarmaktadır. Ama ana çerçevede, emir ve yasaklarda fark olmamakla birlikte detay uygulamalarda özellikle ibadet şekillerinde ve zamanlarında farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Bu şekilde içtihatçılar ve tefsirciler ile onların takipçileri mezhepleri oluşturmuştur.

Büyük Günahlar, farzlar konusunda itilaf yoksa her uygulama İslami sınırlar içinde kabul edilmelidir. İslam’ın iki ucunda da aşırılıklar; ifrat ve tefrit bulunabilir. Ancak İslam ifrat ve tefriti kabul etmez; sapıklığa kadar gidebilecekleri; bunlardan kaçınılması gerektiğini beyan ve ifade eder.

 

1.4.4.      Dört Mezhep İmamı

Kuran’ı zamanın icaplarına göre açıp, açıklayarak Müslümanlara doğru yolu gösteren ve Hz. Muhammed'in sav dinini yanlış anlamadan öğrenmemize ve yaşamamıza önderlik eden, dört büyük alim, imam, müçtehit olmuştur. Bunlar; İmam-ı A'zam Ebu Hanife, İmamı-ı Malik, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel'dir.

 İmam-ı Azam Ebu Hanife (Nu'man bin Sabit) İslam âlimlerinin en büyüklerindendir. Ehl-i sünnetin reisidir. Hicretin 80. senesinde Kufe'de doğdu ve 150 senesinde Bağdat'ta vefat etti. İmam-ı Azamın Kur'an-ı Kerimden ve hadis-i şeriflerden anlayıp açıkladığı din bilgilerine onun " mezhebi" denir. Buna uyan Müslümanlara da " Hanefi" denir.

 İmam-ı Malik bin Enes: Çok büyük âlimdir. Hicretin 95. yılında Medine'de doğdu ve 179 senesinde Medine'de vefat etti. Bu büyük âlime uyanlara da " Maliki" denir.

 İmam-ı Muhammed bin İdris Şafi'i: İslam âlimlerinin göz bebeğidir. 150 senesinde Filistin'de Gazze'de doğdu. 204 senesinde Mısır'da vefat etti. Bu zatın gösterdiği yolda bulunanlara " Şafii" denir.

 İmam-ı Ahmed bin Hanbel: Hicretin 164. senesinde Bağdat ‘da doğdu ve 241 senesinde Bağdat'da vefat etti. İslam binasının temel direğidir. Bunun açıkladığı din bilgilerine uyarak işlerini ve ibadetlerini yapanlara da " Hanbel" denir.

 Bu dört imamın ve talebelerinin, Eshab-ı kiramdan öğrenip bildirdikleri doğru yola " Ehl-İ Sünnet Vel-Cemaat Mezhebi" denir. Bugün bu dört imamdan birine uymayan bir kimse, büyük tehlikededir. Doğru yoldan sapma olasılığı artmıştır. Emir yasaklar ve İslam’ın ana sistematiğinde bu mezhepler arsında fark yoktur. İçtihat ve uygulamada bazı farklar olsa da bu dördünden hangisine uyan olursa ehli İslam’dır

1.4.5.      İfrat Ve Tefrit

İslam’da ifrat ve tefrite yer yoktur. İslam orta yol, vasati yol, makul olanı öğütler; aşırılıkları da yasaklar veya menfi olarak kabul eder.Peygamberimiz sav “benim ümmetim ümmeti vasattır” diyerek vasati yolu izlememizi kendi sünneti saymıştır ve ümmetine öğütler vermiştir. Hatta bazı sahabeler takva derecelerini yükseltmek için ibadette yarışmaya kalkmışlar; bir kısmı bunları uygulamış bile. Ama bu konuda peygamberimize görüş sordukları zaman “ bir peygamberken ben bile ibadette o kadar fazlasını yapmıyorum; size ne oluyor” diyerek ibadeti kendilerine sevimsiz gösterecek; hatta zulme döndürecek aşırılıklardan kaçınmalarını tavsiye etmiştir.

Aşırılıklar yanlış anlaşılmalara; yanlış algılamalara sebep olduğu gibi zamanla yanlış uygulamalara da kapı aralar ve insan gerçek manadan uzaklaşabilir. İnançta aşırılıklar da bazı yanlışlara düşmemize neden olabilir. Bazı mezheplerde de ifrat ve tefritin yanlışları bulunmaktadır.

Mesela; cebriye ile mutezile bu şekildedirve ikisinde de bazı yanlışlara düşülmektedir ve imanı noktada zafiyetler oluşmaktadır. Cebriye cüzi iradeyi tamamen yok sayarken, mutezilede neredeyse kaderi tamamen cüzi iradeye vermektedir. İslam’a ifrat ve tefriti sokanlar bilerek veya bilmeyerek İslam’ın ölçülerini, değerlerini bozmaktadır.

İfrat tefrit dediğimiz iman ve İslam uygulamalarında bir tarafta İran’ın Şiilik görüşünü, bir tarafta da Suud’ların başını çektiği Vahabi’lik görüşünü ve benzerlerini görüyoruz. Haricilik, selefilik, ismaililik vb. olmak üzere bunların bir dolu da benzerleri ve ara görüşleri düşünecek olursak ehli İslam dediğimiz dört hak mezhebe tabi olanlar kadar ifrat ve tefritin de takipçileri vardır. Tefritte sapma noktası az olduğundan vazgeçilip tövbe edilerek İslam dairesine dönülebilir. Ancak ifratta sapma 30-40 noktada olabilir ve tövbe ile İslam dairesine dönülmeye bilinir.

İman noktasında olduğu gibi sosyal hayat içinde de ifrat ve tefrit tanımları vardır ve çoğu zaman bunlardan sakınılması öğütlenmiştir. En çok bilineni tasavvuf ehlince de uygulanmaya gayret edilen avamca da dile getirileni, az yemek, az uyumak, az konuşmaktır. Aksi durumlar gösteriyor kimakul olana uymak insanın hem sosyal hem fiziksel hem de ruhsal yapısına iyi gelmektedir.

Bütün bunların yanında az sayıda ifrat ve tefrit yapılabilecek noktalar da İslam âlimlerince beyan edilmiştir; edilmektedir. Ayetlerde mealen dostlukta da düşmanlıkta da ileri gitmeyin ola ki durumunuz değişir, durumlar değişirde tam tersi durumlarla karşılaşabilirsiniz denmektedir.

 

1.4.6.      Sapmalar Ve Dinden Dönüşler

İnsanlar Müslüman olduktan sonra da bilerek veya bilmeyerek günah işlemeye devam ederler. İnsanları günah işlemeye en çok iten de zenginlik ve evlatlar gibi dünyalık şeylere aşırı bağlanmaları ve bel bağlamalarıdır. İnsanların nefislerini saptıran veya azdıran zenginlik/mal, güç, makam, güzel kadınlar, şan, şöhret olabilir. İnsanları saptıran bu gibi şeyler zamanla zihinde felsefe haline gelir; insanlar kendilerini yanlış ve yalanlar üzerinde ikna etmeye başlarlar. Sonra da bu yalan ve yanlışlarına yakınlarını ve yakınındakileri de inandırarak gittikçe daha fazla sapıklığa düşerler; imandan bile uzaklaşarak dinden çıkarlar; dalalete düşerler. Yalanı, kandırmayı, kurnazlığı sıfat haline getirirler bir yandan bunları güzel haslet sanırlar ve sayarlar. Yahudiler misali aldatmayı, başkalarını kandırarak etkilemeyi Allah’ın kendilerine verdiği hasletlerden saymaya ve sanmaya başlarlar.

İslam âleminde çokça rastladığımız özellikle yöneticilerin güçlenmesi ve kendi hegomyasını kurması sonrasında oluşan enaniyet ve saltanat hevesleri yönetici ve yandaşlarını yoldan çıkartmaktadır. Bu yoldan çıkış ve sapmaların ise nerede duracağı veya durdurulacağı ise kestirilememektedir. Bu durum yönetici ve üst oligarşik yapıları baascılık, koyu ve taassubi İslamcılık ve hatta süfyanlığa kadar düşürmektedir. Bu durumu düzeltebilecek güçler de zamanla ezile, bozula, törpülene törpülene güçten düşürülmekte ve hâkim gruplar tam bir istibdat yönetimine; diktatörlüğe dönüşmektedir. Müsebbipleri, din adına, devlet adına diyerek zulümlerini de meşrulaştırmakta, hatta yandaş din adamlarından, hocalardan makam, mevki; para ve imtiyazlar karşılığında fetva almaktadırlar.

Allah’a şirk koşanlar bile Allah dileseydi şirk koşmazdık; koşamazdık diyerek mesuliyeti de Yüce Yaratıcıya atarak nefislerini temize çıkarabileceklerini sanmaktadırlar. Aldatmak, vesvese vermek, korku salmak; kafa karıştırmak, insanların arasını bozmak, yalan söylemek; itham, iftira, gıybet şeytanın mesleğidir; işidir.İnsanları dalalete düşürmek için Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir… Aldatmak için birbirilerine batıl sözün ve yalanın yıldızlısını fısıldarlar. Ahirete inanmayanlar ise bu yıldızlı yalana çabucacık inanırlar; yalancıların yandaşı, tebaası olurlar; ahireti unutur, günahtan korkmazlar ve hatta günah işlemeyi zevk edinirler.

 

1.5.       Doğru Yol; Makul

Hayat birden fazla seçenek sunuyorsa hangisi doğru hangisi yanlış; ya da doğrular içinde en doğru hangisi, yanlışların da en az zarar vereni, az yanlışı hangisidir? Biz hangisini tercih edersek nereye varırız; nelerle karşılaşırız? Bütün bunları anlamak ve uygun seçeneği bulmak için bazı kıstaslarımız, ölçülerimiz olması gerekmez mi? Bildiklerimiz, tecrübelerimiz bize doğruyu anlama noktasında yeterli olabilir mi? Eğer kâinatın bütün sırlarını çözebilseydik, sonsuz algılama yetenek veya gücümüz olsaydı, beşerdeki işleyen sistemin tüm değişkenlerini; tüm bileşenlerini çözebilseydik, ayırt edebilseydik zaten insanoğlu her şeyi çözerdi. Sır diye bir şey kalmazdı; imtihan sırrı da olmazdı.  Yani bütün parametreleri aynı anda formüle edebilseydik o zaman doğruyu tespitler yapabilirdik.

Hâlbuki bizim sınırlı olan kapasitemiz sınırsız gibi görünen âlemde her şeyi kavrayıp formüle edip kesin doğru soncu bulmamıza yeterli gelmemektedir. Hele de içinde bulunduğumuz alemin belirsizlikleri ilmen de doğrulanmış ve sürekli bir hareketin olduğu; yok oluş ve var oluşların devam ettiği bu kaos düzeninde bir de alemlerin de ötesini var kabul edersek acizliğimiz iyicene ortaya çıkacaktır.

Ölçü ne olmalıdır, dayanak nerede ve nelerdir? Her şeyin Yaratıcısı, Sahibi ve Hâkimi olan ölçüleri de koyandır; koyar elbette. İyi de ölçüleri kullanıcılara nasıl iletecek, aktaracak, bildirecek. Burada aracı, elçi, bildirici ve vasıta gereklidir. İşte seçilmiş kişiler, vahiy kitapları, vahiy melekleri ve peygamberler burada devreye giriyor. Vahiy kitapları beşerin anlayacağı dil ve şekillerde olmakla beraber diğer beşeri kitaplardan farlılıkları bulunmaktadır. Vahyin ilahi kaynaklı olması nedeniyle Zamandan ve Mekândan münezzeh her hal ve her duruma ve her şeye bir hitabı bulunmaktadır. İfade ve anlatımları da beşeri kitaplardan farklı olmaktadır.

Vahiy kitaplarının en sonuncusu olan Kuran tahrifattan korunmuş olduğu Allah tarafından beyan ve garanti edilmiş bir semavi kitaptır. Bize bilmediklerimizi bildirecek başka kaynak da yoktur. Kuran da asıl olarak diğer kitapların bildirmedikleri ve hakkında bir iddiada bulunamayacakları şu dört şeyi bize anlatır ve nasihat eder:

1. Allah’ın varlığı ve birliği,

2. Allah’ın peygamberleri, elçileri,

3. Ahiretin varlığı ve bilgileri,

4. Beşerdeötelere açılan yolların anahtarı olan Adalet ve bizi sürekli yenileyen ve istikamet üzerinde tutan ibadet.

Bütün bunları bize anlatan, kavratan; bizi disipline edip bunlara yönelten iman disiplinleri zikir, anma ve ibadettir. Demek ki zikir ve ibadet bizleri doğru yola yönlendiren bir vasıta ve araçtır. Bu yolla kendimizi de anlamış olabileceğiz. Kendimizi bilip şuuruna erdikten sonra da Rabbimizi bulup bileceğiz ve O’na kul olacağız; O’na tabi olacağız; rızasını arayacağız; her amelimizde. Bu Kitap iletişim için bize hitabeden, süreklilik arz eden bir kaynak, bir medya aracı, bir rehber, bir Mürşit ve sonsuz sınırsız bir nasihat olan Kuran’dır.

1.5.1.      Yedi Büyük Günahlardan Sakınma

İslam’da Allah’ın emir ve yasakları Kuran ile insanlara bildirilmişidir. Yapılması farz olanlar ve yapılması kesinlikle yasak olanlar belirtilmiştir. Aslında bunlar bütün semavi dinlerde bazı nüans farkları ile vardır ve aynıdır. İslam’da hemen hemen tüm İslam âlimlerinin mutabakatı ile büyük günahlar aynıdır ve yedi büyük günah tanımlanmıştır.  Bunlara “ekberül kebair” denilmiştir.

İslam’da üç şey ve bunların kapsamında olanlar kutsal sayılmıştır; bunlar peygamberimizin sav veda hutbesinde de nasihat olarak hatırlattığı “canlarınız, ırz/namuslarınız, mallarınız” dır. Yine İslam’da günahlardan sakınmak farzları yapmaktan evladır. Büyük günahlardan kısaca bahsedecek olursak;

1-   Katl; haksız yere cana kıymak: İnsanın en değerli varlığı; var olma ve yaratılmadan gelen en doğal hakkı var olma hakkıdır. Varlığın var olma ve canlılığının devam ettirilmesi varlığının da en önemli gayesidir ve kutsal sayılmıştır. İslam’da şeriatça da korunmuştur. Kimse kimseyi hiçbir gerekçe ile öldüremez, yaşama hakkını kısıtlayamaz. Bu nedenle adam öldürmek; cana kıymak büyük günahların da başında sayılmıştır. Ancak bir kimse büyük suç işlerse şeri mahkemelerde adil yargılanır ve idam cezası alırsa ve hak sahipleri de infazı onaylarsa toplum adına, devlet adına, Allah adına ve kanun dayanağı ile yaşama hakkı sonlandırılabilir. Yoksa başka bir nedenle, kan davası dâhil ki İslam’da o da yasaklanmıştır hiçbir nedenle cana kıyılmaz; büyük günahtır.

Yaşama hakkı vazgeçilmez ve telafisi olmayan bir haktır ve her türlü tecavüzden korunmuştur. Çünkü yaşama hakkı elinden alınanın tüm hakları elinden alınmış olur. Savaşlarda ise canlara, mallara ve namuslara saldırı olduğu sebebiyle; savaşta bunların korunması için devlet tarafından veya toplumun çoğunluğu tarafında kabul görmesi; yapılması nedeni ile öldürmek caiz olur. Savaşlarda bile peygamberimiz sulh yönünde her türlü cabayı, gayreti göstermiş savaşları önlemeye çalışmış; çaresiz bırakıldığında son çare olarak savaşmak zorunda kalmıştır. Şefkat ve merhamet timsali, emin insan Peygamberimiz Hz Muhammed sav 23 yıllık peygamberlik döneminde yapılan savaş ve çatışmalarda sadece 315 kadar Müslümanın şehit olduğu bildirilmektedir.

 

2-                 Zina; nikâhsız veya nikâh düşmeyen biriyle cinsel ilişki: Kuran’da kimlerle nikâh kıyılıp kıyılmayacağı birçok ayetlerle zahiri manası ile bile çok açık ifade edilmiştir; yoruma açık bir tarafı da yoktur. Nikâh düşmeyenlerle ve nikâhsız biri ile cinsel ilişki, fuhşiyat da birçok âlimin ittifakıyla büyük günahlardan ikincisi olarak sayılmıştır.

Bu konuda Hz Yahya’nın hayatı ibretlik bir hikâye gibidir. Hz Yahya as, Hz İsa as çağdaşı ve akrabasıdır; Hz. Zekeriya’nın de oğludur. Dönemin Yahudi idarecisi kral kardeşinin kızıyla metres hayatı yaşayıp daha sonra onla evlenmek isteyince, peygamberden buna göre vaaz/cevaz; fetva vermesini ister. Hz Yahya önceleri Tevrat’a göre vaaz verirken sonradan İncil’e göre vaaz ve kararlar vermeye başlamıştır. Yeni şeriata göre bunun haram kılındığını onun için fetva vermeyeceğini söyleyince, Yahudi vali ( veya kral ) tarafından tutuklanmasına karar verilir. Vali, tutukladıktan sonra öldürmeyi düşünse de halkın ayaklanmasından korktuğu için önce öldürmekten vazgeçmiştir.

Ama kız kardeşinin makam hırsları, kendi nefsani arzuları ile baş edemeyen izan ve vicdandan yoksun kral Hz. Yahya’yı ortadan kaldırmayı kafasına koymuştur. Bir gece eğlenirken fazla içki içip sarhoş olunca huzurunda raks eden fahişenin de isteği ve kışkırtması üzerine Hz Yahya’nın katledilmesini emretmiştir. Derhal emre uyan askerler onu hücresinde başını keserek şehit etmişlerdir. Şehit ettikten sonra mübarek başını kesip bir tepsi içinde valiye ve raks eden fahişeye takdim etmişlerdir.

 

3-   Şarap; ve benzeri aklı ve vicdanı saptıran, bulandıran maddelerin herhangi bir yolla alınması: bu maddelerin kullanılma niyeti ve şekli de önemlidir. Örneğin alkolün sarhoşluk amacı ile kullanılması haram iken yakıt olarak kullanılması, dezenfeksiyon için kullanılması günah veya haram değildir. Şarap burada sembol olarak ifade edilmiştir. Aslında insan şuur ve aklını karıştıran, vicdanı kanaatlerini şaşırtan tüm maddeler haramdır. Zaten bu haram olan maddeler kısa süreler bazı hazlar, lezzetler veriyor olsa da insana kesinlik derecesinde zararlıdır; zararları da kullanma miktar ve sıklığına göre zamanla daha da artmaktadır.

Mesela en çok bilinen alkolün badene zarar verme mekanizması iyi bilinmektedir. Alkoller karbonhidrat benzeri moleküllerdir. Etil alkol de şeker moleküllerine benzer olduğundan Vücuda girdiğinde yabancı madde olarak algılanır ve hemen atılmaya veya tüketilmeye başlanır ki vücuda zararı az olsun. Alınan alkol miktarı arttıkça vücutta kalan kısmı hücrelerin içine girmeye başlar. Alkol hücre içine girerken beraberinde su moleküllerini de hücre içine çeker ve hücre şişer ve fonksiyonları bozulur. İlgili Hücre fonksiyonları bozulunca beyin korteksi işlev göremez hale gelir; otokontrol bozulur veya ortadan kalkar. Kişi daha rahat ve ölçüsüz hareketler yapmaya, alışılagelişin dışında kendisinden beklenmeyen sözler söylemeye başlar. İnsandaki sarhoşluğun mekanizması da böyle olur.

Beyin korteks hücreleri fonksiyon görmediği zaman korteks denetimi ortadan kalkar ve bilinçli kontrol zayıflar; korteks denetim ortadan kalktıkça da öforik bir durum ortaya çıkar; otokontrol olmayınca duygulanma bozukluğu olur ve şuur karışır, yetersiz kalmaya başlar. Bu durum alınan miktarlara göre şuurun kapanmasına; komaya, ölüme kadar gidebilir. Bu durumun her tekrarlanasında da hücrelerde tahribat artar ve yenilenmeyen hücreler ilgili fonksiyonları da zamanla birer birer kaybolur.

 

4- Sılayı Rahimi Terk (Ukuk-u valideyn): Sılayı rahim başta anne ve babaya itaat ve onlara muhtaçlık dönemlerinde bakmayı, iyi zamanlarında da ziyaret ve hatırlarını, ihtiyaçlarının sorulması ve karşılanması demektir. İslam’da bu farzlarla bir tutulmuş ve terki de büyük günah sayılmıştır. Zaten bir Müslüman için yardım ve faydalı olma yakın daireden geniş daireye doğru tüm insanlığa hizmet etme noktasına kadar gider ve gitmelidir.

 

4-   Kumar; şans oyunları: Allah yarattığı canlılara belli ömürler vermiş miatlar koymuştur; bu süre zarfında da ihtiyacı olan şeyleri garanti etmiştir. Buna örnek olsun diye elsiz, ayaksız, gözsüz, kulaksız bir solucanın bile rızkını, ihtiyaçlarını ayağına getirmiştir. Ama şuur sahibi, irade sahibi varlıkların ihtiyaçlarını, rızklarını da sebepler dairesinde kısmen kendi gayretlerine bağlamıştır. Nimeti, rızkın da helal ve haramları kuran ve sünnette açıkça tarif edilmiştir. Bazı şeyler peşin ( domuz eti, leş, alkol vb ) haram sayılmış, bazıları da helal olduğu halde elde edilişi yönü ile ( çalma, gasp etme vb ) insanların gönül rızaları ile verdikleri hariç; harama dönüşmektedir.

Şans oyunları da nimetin, rızkın elde ediliş yöntemi olarak helalleri harama dönüştürmektedir. Burada insanın gayreti, emeği yerine rızkı elde etme bir nevi şansa, tesadüflere bırakılmıştır, her nasıl olursa olsun doğru değildir, haram sayılmıştır. Bunun fal oklarından rakam çekmeye, top döndürmeye, iskambil kâğıdı çekmeye kadar hepsi haramlar içeresindedir. İslam’da rızk “riske” ve insanın gayretine bağlanmıştır. Aslında vade dolmamış ise ölmeyecek kadar olan rızk Allah’ın garantisindedir; gayretimiz de belki bizim hayat konforumuz için gereklidir.

 

6- Yalancı şahitlik; iftira, itham: Yalan, yalanlamak, olmayanı söylemek, olanı, biteni bilerek ve isteyerek farklı söylemek veya göstermek; bir kısmını gizleyerek insanları hatta hayvanları ( Allah onların belasını versin ) aldatmak günahtır; haramdır. İftira, itham, kötülemek, karalamak, eksik aramak, ayıp aramak, insanların ayıp ve eksiklerini görmek, göstermek, başkalarına yaymak, aşağılamak, lakap takmak, küçümsemek günahtır; İslam’da yasaktır. Özellikle de mahkemelerde yalancı şahitlik yapmak ( Allah onların belasını versin ) çok büyük günahtır.

7- Dine zarar verecek bid’alara taraftar olmaktır: Dinde olmayan şeyleri varmış gibi göstermek, nefsine ve o anki durumuna uymayan şeyleri çıkarmak, yok saymak; var olan şeyleri eğip bükerek farklı anlamlar yüklemek, farklı anlamlar yüklemeye çalışmak; ayetlerle oynamak, yer değiştirmek de büyük günahtır. Farzları değiştirmek, farz saymamak, içine başka şeyler ilave etmek; anlamlarını değiştirmek, gizlemek, yok saymak; ya da değersizleştirme çabalarında bulunmak da büyük günahlardandır.

 

İnsan öncelikle büyük günahları işlemeyip sakındıktan sonra kendisine farz olan; borç olan ibadetleri yerine getirmelidir. Borçları ödememek belki insanı borçlu yapar; ama günahkâr yapmaz; ama büyük günahlar ise insanın cehenneme atılmasına sebep olur ki daha evvela uyulması gerekir. Ama her ne olursa olsun ibadetlerden; farzların ifasından önce de iman şarttır. İmanı olmayanın amali neye göre olacak, nereye konacak, nereye gidecek, yapana ne kazandıracaktır. Demek ki her şeyden önce iman etmek yaptığımız işlerin amellerin neye göre yapıldığını bilmemiz ve kalben buna ikna olarak inanmamız, iman etmemiz gerekmektedir.

İnsanların, şuur, idrak, irade, yaşları ve ekonomik sosyal şartlarına göre da yapması Allah tarafında farz kılınan şeyler vardır. İslam’da ibadetlerin içinde de beşinin/5 farzı (namaz, oruç, zekât, hac, kelimeyi şehadet) yapılması öncelikli kabul edilmiştir. Ahir zamanda; bu dönemde iyi Müslüman olmanın temelinde büyük günahlardan sakınmak ve beş farzın gereği gibi ifasının olduğu noktasında alim ve ulemalar fikir birliği etmişlerdir. Yine burada günahlardan sakınmak farzlardan evla görüldüğünü hatırlatmakta yarara vardır. Çünkü farzı yapmayan borçlu olur; günahı işleyen günahkâr.

 

1.5.2.      Beş Farzı Yerine Getirme: İnsanların, şuur, idrak, irade, yaşları ve ekonomik sosyal şartlarına göre da yapması Allah tarafında farz kılınan şeyler vardır. Bunların içinde de beşinin/5 farzı (namaz, oruç, zekât, hac, kelimeyi şehadet) yapılması öncelikli kabul edilmiştir. Ahir zamanda; bu dönemde iyi Müslüman olmanın temelinde beş farzın gereği gibi ifasının olduğu noktasında alim ve ulemalar fikir birliği etmişlerdir. Yine burada günahlardan sakınmak farzlardan evla görüldüğünü hatırlatmakta yarara vardır. Çünkü farzı yapmayan borçlu olur; günahı işleyen günahkâr.

Namaz: “Dinin direği”, Müslümanın miracı kabul edilen namaz ehlisünnet vel cemaat itikadına göre beş vakit olup farz, vacip ve sünnetlerden meydana gelir. Bunların zamanları veya zaman dilimleri, yapılış şekilleri, rükunları değişik dini bilgisi kitaplarında çok teferruatlı olarak anlatılmışlardır. Burada usulüne uygun olarak özellikle farz namazların terkedilmeden yapılmasının her Müslüman için farz olduğunun bilinmesi öğütlenmektedir. Namaz, Allah’ı anmanın cemi ve O’nun verdiği ömrün şükrüdür.

Oruç: oruç senede bir ay ki Ramazan ayında engeli bulunmayan Müslümanlara farz kılınmış bir ibadettir. Sabah imsak kesilmesinden akşam ezanına kadar hiçbir şey yiyip içilmemek kaydı ile tutulur. Var ve helal olduğu halde gün boyu Allah rızası için bir şey yenilip içilmez, cinsel ilişki benzeri şeyler yapılmaz, yapılamaz. Bunun dışında farklı zamanlarda tutulan nafile ama makbul oruçlar da vardır. Arife günleri, zilhice ayında, üç aylarda ve aşure aylarında tutulan oruçlar gibi.

Zekât: Her Müslüman malının en az kırkta biri kadarını fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verir; verirken bunu onların hakkı olduğunu kabul ederek verir. Zekât bakmakla yükümlü olduklarımıza verilmez. Verme şekli ve zamanı kısıtlaması yoktur ama makbul zamanları vardır. Genellikle ramazan ayında verilmesi makbul kabul edilmiştir. Çünkü aklı ve şuuru bakımından zayıf yaratılmışların rızkının da bu yetenekler sahip kimselerin gayret ve emeğine bağlı olduğu kabul edilmiştir.

Hac:hac da ekonomik, sosyal ve fiziki şartları yeterli ve uygun olan Müslümanlara farz olan bir ibadettir. Hac mevsiminde, zilhicce ayının belli günlerinde Allah’ın beytim dediği Kâbe’nin ziyareti ve tavafı ile olmaktadır. Belli rükünleri ve yapılması güzel sayılan fiilleri vardır.

Kelimeyi şehadet de Allah’a imanın dille ikrarıdır. “eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enle Muhammedîn Resulullah” diyerek bir teyit, bir doğrulama; imanı Allah şahitliğinde deklere etmedir.

 

1.5.3.      Türklerin ilk dini ve Hz Zülkarneyn

Türklerin Hz Nuh’un küçük oğlu Yasef Yafes/Yusuf/Josef’in soyundan geldiği kabul edilmektedir. Yine Türklerin İlk Atayurtlarının Hazar çevresi olduğu; Türklerin buradan önce Asya’ya doğru; sonra da batıya doğru göçler yaptıkları bilinmektedir. Türkler önce Asya bozkırlarına yayılmışlar; ta ki büyük okyanusa ulaşmışlardır. Bugün bile bu toplulukların kalıntılarına Sahalin’den (Sahalin özerk cum. Sakalar vb. ) Baltık kıyılarında da (Estonya, Finlandiya); güneyde Hindistan’dan Kuzey Buz Denizi’ne kadar Asya ve Avrupa’nın, her tarafında rastlanmaktadır.

Bulundukları bölge ve kurdukları imparatorluklar veya devletlerin çokluğu ve büyüklüğü inanç yapılarını da etkilemiş ve

0
0
0
Yorum Yaz