HASTALIĞIN PSİKOLOJİSİ VE SOSYOLOJİSİ

2011-05-16 11:48:00

 

HASTALIĞIN PSİKOLOJİSİ VE SOSYOLOJİSİ; “HASTALARA TESELLİ”

İnsanların en kıymetli sermayesi ömürleri, hayatlarıdır. Kesintisiz süre giden hayat sıradanlaşır; kıymeti bilinmez; bilinemez, değersiz olarak algılanır. Ancak hastalıklar, musibetler bizi sermaye elden gidiyor diye; boşa harcanmaması konusunda, iyi değerlendirme konusunda uyarır. Ömrümüzün farkına varmamızı, kıymetini anlamamızı sağlar. Musibet zamanları göreceli uzundur; bu durum ömrümüzü bereketlendirir; uzatır. Sefa zamanı ise kısa gelir; çabucacık geçer.

Birçok İslam âlimi hastalıkların, musibetlerin günahlarımıza kefaret olduğu konusunda ittifak etmişler; tedavi süresince hastalıklara sabır gösterilmesini tavsiye etmişlerdir. Ayrıca hastalıklar insanın vicdan ölçülerini ve ahlaki değerlerini, uyararak devam eden ömürde kötülüklerden ve günahlardan uzak kalmasını sağlar. Musibetlere sabredenlerin beşeri yanı zayıflarken ruh derinliği ve zenginliği artmaktadır.

İnsanlar çoğunlukla geçmişte yaşanan sıkıntıları ve gelecek belaları düşünerek kederli bir hayat sürer. Aslında canlıların mertebece en yükseği, en mükemmeli olan insan için ömür bir gün gibidir. Geçmişe de geleceğe de erişemez; müdahale edemez. Ancak beklentilerine göre geleceğe hazırlanır.

Sürekli sıhhat ve afiyet gaflet verir. Bir süre sonrada sıhhat ve afiyet değersizleşir; ya da değersizleşmiş gibi görünür. Hastalıklar ise ikaz eder, nasihat eder. Ömrün ve çevremizdeki sevdiğimiz yakınlarımızın, değerli şeylerin farkına varmamızı sağlar. Hastalıkların onda dokuzu hatta daha fazlası geçicidir; hasarsız iyileşir. İnsan her hastalığın kötü sonlanacağını düşünürse, elem ve kederi onlarca kat artar.

Bedenimiz, canımız ve ömrümüz bize Allah tarafından karşılıksız, bir bedel ödenmeden verilmiştir. Anne babalarımızın bizi büyütmek için ödediği bedel ise âlimlerinin fikir birliği içinde söylediklerine göre bize verilenlerin ancak yüzde birinin değerindedir. Öyleyse bize verilen beden, can ve ömrün yüzde doksan dokuzunu veren yüce yaratıcıyı şükür/teşekkür, saygı ve ibadet borcumuz olması; rızasını gözetmemiz çok tabidir. Üstelik O’nun bunların hiçbirine, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Yani hastalıklar ve musibetler de mülk sahibinden geldiğine göre sahibi olmadığımız bir mülkte sahibinin tasarrufuna ne diyebiliriz. Zaten karşılıksız verilen bir şey için “neden 70 değil 7 verdin, neden bu kadar eksik verdin” demek abes değil midir? Öyleyse bize düşen yaratıcının rızasına uygun davranmak, sabır, ve şükürdür. Ödemeye kalksak bile bizim olmayan şeylerin bedelini bizim olmayan şeylerle mi ödeyeceğiz. Bizim sandıklarımız ne kadar bizimdir?

Hastalık ve musibetler gafletten uyandırır. Hayatın geri kalanının dolu dolu yaşanmasını sağlar; yaşamaktan alınan hazzı, mutluluğu kat be kat arttırır. Bu haliyle ömrü uzatır; kısaltmaz. Yaratıcıyı ve onun sıfatlarını hatırlatır. İnsana aczi gösterir ve küstahlığını giderir; hayata ve çevresindekilerle uyum ve hoşgörü içinde, mutlu yaşamasını sağlar. Sıhhat ise gaflete düşürüp disiplinsiz, asi, geçimsiz, mutsuz yapar ve kötü alışkanlıklara yöneltir. Bir nevi hasta yapar. Hastalıklar ise bedeni kötü alışkanlıklardan uzaklaştırır; sağlam ve sağlıklı yaşamayı, ömrü iyi ve mutlu yaşamayı sağlar.

Şifa ve sefa günlerinde her şey sıradan gelirken hastalık ve musibet günleri geride kaldığında insan yüzlerce kere kalben şükreder. Musibetler geçti geride kaldı diye şükrederiz; bir ferahlık; bir lezzet duyarız. Eski zamanlarda geçen sefalı haller de keşke geçmeseydi dileği ile hep elemle anılır, elem ve acı verir. Artık o güzel günler geçti geride kaldı; kısa sürdü diye düşünürüz; öyle zannederiz.

Hastalık ve musibetlerin geçiciliğini düşünmek; hastalık ve musibetlerin acısını azaltır; dayanılmasını kolaylaştırır. İyileştirici etkileri arttırır ve destekler. Tersi ise hem acı ve elemi arttırır, hem de iyileştirici etkileri üçte bire varan oranda olumsuz etkiler; azaltır. Hem içimizden geçenler ve düşündüklerimiz de dua yerine geçer. Bu ister yaratıcıya duyurmak ve desteğini almak olarak düşünülsün, ister “iddiaların kendisini gerçekleştirme eğilimi” olarak düşünülsün, ister de hangi yolla olumlu etkilerinin ortaya çıktığını izah edemeyelim, olumlu etkiler olmaktadır.

Bir şey devam etse tesirini kaybeder. Her şey zıddıyla bilinir. Eğer karanlık olmasa ışık bilinemez, lezzetsiz kalır; soğuk olmazsa sıcaklık anlaşılamaz; zevksiz kalır; açlık olmazsa yemek lezzet vermez; illet olmazsa afiyet zevksizdir. Her gün bal yiyen baldan usanır; balı sevmez. Hâlbuki bal hem gıda,  hem şifadır; bu herkesçe bilinir; kabul edilir.

İnanan her İnsan bilmelidir ki ecel takdir edilmiş belirlenmiştir; zamanı gelmeden gelmez. Ölür denilen ölmeyebilir; sapasağlam olan önce ölebilir. Bu durumu çevremizde çok kere gözleyebiliriz. Birçok dinde olduğu gibi İslam’a göre de ölüm bir yok oluş olmayıp bu dünyadan ve bu dünyanın meşakkatlerinden kurtulma, terhis olma; istirahat gâh olan öbür âleme geçiştir. Yine dini inançlara göre öbür âlem hem ebedidir; hem daha saadetlidir; ıstırapsız, elemsizdir.  İnancı olmayanlar için karanlık bir kuyu olan ahret, inançlı insanlar için rahmet kapısıdır. Buradaki ölüm bir başka âleme doğumdur. Belki de İnsanın korku ve kaygıları biraz da öbür âleme yeterince hazırlanamadığından olabilir. ( Derleme )

 

“Hastalarımıza acil şifalar ve hastalıkları süresince sabır diliyoruz”

 NOT: özetlenerek alıntı yapılmıştır.

0
0
0
Yorum Yaz